Kalbim Boston’da Kaldı: NBA Günlükleri
Boston’da geçirdiğim birkaç günü unutamadım. Yeni NBA sezonu başlarken size de anlatmak istedim.
Asmalımescit’te güzel bir akşam. İki arkadaşımızın işe vedası sebebiyle buluştuğumuz meyhane masasında Kaan Abi’ye (Kural) “Abi vallahi unutamadım” diyorum. Eski bir aşktan, yani 2024 NBA Finalleri’nden bahsediyordum. Heyecanımı anladığını biliyorum. O da gecelerini gündüzlerini vakfettiği NBA’i ilk kez yerinde seyrettiğinde kendisinden geçmişti. Ben de aynı hisleri 2024 yazında yaşamıştım. Boston Celtics’in Dallas Mavericks’i geçerek şampiyonluğa ulaştığı serinin ilk iki maçını Boston’da takip etmiştim.
O günden beri aklım Boston’daydı. Bu, finalin basketbol kalitesiyle alakalı değildi. Aslında ortalama bir final serisi izlemiştik. Boston ağır basan taraftı ve bunu ilk dakikadan göstermişlerdi. Finalin kalbime işlemesinin esas sebepleri başkaydı. Bunları yazmalıydım. Asmalımescit’teki o gece, eve dönerken, artık masa başına oturma zamanımın geldiğini fark ettim.
Hatıra Fotoğrafları
Nereden başlamalı? Kristaps Porzingis nasıl olur mesela? Zira bundan elli sene sonra, hayatta olursam ve şans eseri biri bana yerinde izlediğim ilk NBA maçından aklımda en fazla neyin kaldığını sorarsa ona ilk Letonyalı uzunu anlatırım. Birinci maçın ilk çeyreğinin bitimine 7 dakika kala oyuna giren Porzingis’in eski takımı Dallas’ı yıkma biçimini kim unutabilir ki? Ama oraya gelmeden önce anlatmam gerekenler var. Boston’daki ilk günümün başına gidelim.
6 Haziran 2024, sabah saatleri. Otelden çıktığımda saat 9’u gösteriyordu. Bir saat sonra S Sport’a bağlanacak, Boston’dan ilk izlenimlerimi aktaracaktım. Aslında henüz bir izlenimim yoktu, yeni gelmiştim. Ben de heyecanımı paylaştım. 2001’de Allen Iverson hayranlığıyla başlayan NBA tutkum, bu gezide bir ilke sahne oluyordu. Programda Miray (Çavuşoğlu) ile Ali’ye (Konaviç) bunu anlattım ve NBA Günlüğü biter bitmez TD Garden’ın yolunu tuttum.
Basın için akreditasyonlar saat 13.00’te dağıtılacaktı. Akreditasyonların verildiği kamyonun oraya gittiğimde çocukluk sevgimi anlamlı kılan bir karşılaşma yaşadım. Ünlü NBA yorumcusu Bill Simmons kuyrukta arkamdaydı. Benim pantolon ve gömlekle geldiğim salona o tişört ve şortla gelmişti. Daha doğrusu, Simmons henüz mesaiye başlamamıştı. Eşiyle ve köpeğiyle yürüyüşe çıkmıştı, basın kartını alıp evine dönecekti. Çocuksu bir şekilde yanına gittim ve “Sizi Page 2 günlerinizden beri okuyorum, sayenizde İngilizce öğrendim” dedim. Bu cümlem Bill’den çok eşini etkilemişti. Ben sormadan “Beraber fotoğrafınızı çekeyim mi?” dedi. Güzel bir anıyla defteri açmıştım.
Salona erken gelmiştim zira maç kadar medyanın bu oyunu nasıl ele aldığı da ilgimi çekiyordu. Dikkatimi yayıncı kuruluşa, ESPN’e vermiştim. Malika Andrews’tan Brian Windhorst’a pek çok ünlü muhabir gündemdeki havayı anlatıyorlardı. Ancak o andaki asıl konuları Boston veya Dallas değildi. Los Angeles Lakers konuşuluyordu. Erken saatlerde Adrian Wojnarowski’nin paylaştığı habere göre Lakers, UConn Huskies’in şampiyon koçu Dan Hurley’le ilgileniyordu. ESPN’in gündeminde bu dedikodu vardı.
Bazen sadece Türkiye’ye özgü olduğunu sandığımız bu transfer manyaklığı, uzun süredir Amerikan sporlarının da gündeminde. Wojnarowski’nin önderlik ettiği, Shams Charania gibi başka yıldızlar da çıkaran bu ‘kulis gazeteciliği’ elbette değerli yanlara sahip ama bir yandan da cazibesi abartılmıyor mu? Bir transferin resmi açıklamadan birkaç saat önce öğrenilmesinin faydaları var ancak bütün medyanın sadece bu kulislere yatırım yapması, sahanın içinden çok dışını pazarlaması, Amerikan futbolundan Premier Lig’e, Serie A’dan NBA’e her yerde bunların temel gündem olması can sıkıcı değil mi?
Bu gündemi daha garip kılan durum ise Hurley dedikoduları çıkana kadar Lakers’ın yeni koç koltuğu için JJ Redick’in adının geçmesiydi. Redick, ESPN çalışanı olarak finalde yorumculuk yapıyordu ve şimdi kendi kanalı Lakers’ın onunla değil, başka bir koçla çalışmayı daha fazla istediğini iddia ediyordu. Shams Charania ise The Athletic’te haftalardır Redick’in yeni koç olacağını iddia ediyordu. Basın odasında yürürken gördüğüm Redick’in herkesle kurduğu temasta tuhaf bir hava vardı. Ortamdaki hava, ona yöneltilen bakışlar garipti. Herkeste bir “Ah canım” durumu vardı.
TD Garden’ı tanımak için ilk olarak maça beş saat kala parkeye çıkmıştım. Bir yandan Amerikan marşı prova ediliyor, bir yandan da yakın zamanda hayatını kaybeden efsane Bill Walton için tören hazırlanıyordu. İki saat kala yeniden parkeye geldiğimde ise bu sefer daha çok maça yönelik hazırlıkların olduğunu gördüm. Oyuncular şut atıyor ve asistan koçlardan son tüyoları alıyorlardı. Celtics bench’inde ise takımın danışmanlarından Jeff Van Gundy vardı. Van Gundy’nin arkasındaki noktaya konuşlandım ve onun Greg Anthony’yle yaptığı sohbeti dinledim.
Tam o sırada Pep Guardiola ile eşi de sahaya geldi ve Celtics teknik ekibinin yanına oturdu. Charles Lee’den Sam Cassell’e bütün asistanlar Pep’e gelip selam veriyordu. Ünlü koçun Boston başantrenörü Joe Mazzulla ile yakınlığı haber olmuştu ama yine de bu kadar erken parkeye gelmesini beklemiyordum. Bir İspanyol gazetecinin Pep’in yanına gitmesinden cesaret aldım ve hocayla bir hatıra fotoğrafı çektirdim. Maç saati yaklaştığı için seyirciler de salona alınmıştı ve ABD’li taraftarlar bir grup insanın oradaki kel ve sakallı adamla neden fotoğraf çektirdiğini anlayamamışlardı. İspanyol gazetecilerle sohbet ettiğim sırada birkaç Celtics taraftarı yanımıza gelip “Hayırdır, neden bu adamla fotoğraf çektiriyorsunuz?” diye sordu. Benim meslektaşlarıma yönelttiğim soru ise Pep’in basketbol ilgisiydi. The Athletic’te Guardiola-Mazzulla dostluğuna dair çıkan dosya pek doyurucu değildi. Pep’in Celtics’e “transition” oyunu konusunda yardım ettiği söyleniyordu ama İspanyol dostlarıma yönelttiğim “Bu konuda hiç röportaj verdi mi?” gibi soruların karşılığı olumsuzdu. Pep basına konuşmayı pek sevmiyordu. Konuştuğunda da bu konulara girmiyordu.
Maçın başlamasına bir saat kala parkedeki durum ise başka açılardan beni şaşırtmıştı. Tribünler dolmuştu ve ısınan oyunculara yoğun bir imza talebi vardı. Tünel ile saha arasında gidip gelen yıldızlar bu talepleri kırmıyordu. Fakat onların dikkatini dağıtan tek unsur tribünler değildi. Yüzlerce medya mensubu, ünlü, tanıdık şahsiyet ve akraba da maça gelmişti. Mesela Jrue Holiday’den örnek vereyim. Şutlarını atıyor, kulaklıkla ısınmasını yapıyordu. O sırada eşi Lauren Holiday ile çocuklarını gördü. Onlarla sarıldıktan sonra birkaç dostu yanına geldi. Tribünler onu çağırdı. Özetle, hayatının en önemli maçlarından birine çıkmadan önce, sessizce oturup o geceki eşleşmeleri düşünme fırsatı yoktu. Bir NBA yıldızı olarak görevleri arasında seyircileri memnun etmek, basına fotoğraflar vermek, tanıdıklarla selamlaşmak, aileyle konuşmak, imza dağıtmak da vardı.
Maç başladığında ise işin rengi farklıydı. Dropkick Murphys’in klasikleşen I'm Shipping Up to Boston şarkısı ortamı iyice ısıtmıştı. Esas atmosferi başka bir boyuta çıkaran ise Kristaps Porzingis oldu. Uzun süredir sakat olan Porzingis, ısınmak için kondüsyon bisikletine yöneldiğinde bile tribünlerde yoğun bir coşku vardı. Onun dönüşü, sanki bir Rocky sahnesi gibi, merakla bekleniyordu. Beşinci dakikada oyuna girdiğinde ise salonun çatısı yıkılacak sandım. Gözlerime ve kulaklarıma inanamıyordum. Daha sonra oynadığı basketbolu ise kelimelere dökmek kolay değildi. Hücumda dokunduğunu altına çeviren, orta mesafe ve üçlükten rakibe büyük darbeler vuran Porzingis, savunmada ise sinek avlar gibi herkesi blokluyordu. İlk yarıda 13 dakika sahada kalmıştı ve 9’da 7 isabetle 18 sayı atarken iki de blok yapmıştı. Evet, ikinci yarıda farkın sekiz sayıya düştüğü kısımda, bir Celtics molasından sonra Doncic’i tutmaya karar veren Holiday kilit faktörlerden biriydi. Evet, Derrick White’tan Jaylen Brown’a Boston topu iyi paylaşmıştı. Fakat bu akşamın odağında Porzingis vardı zira eski takımı için her açıdan bir eşleşme kâbusuydu. Celtics ilk maçı almış ve taraftarını rahatlatmıştı.
Gecenin benim için güzel sürprizlerinden biri Josh Hart’a rastlamaktı. Ta draft edildiği günden beri oyununa bayıldığım, Los Angeles’tan New Orleans’a gittiği her durakta daha fazla süre almasını istediğim ve bir noktada Amerikan Mutfak seyircisini bıktırdığım Hart, ESPN’in konuk yorumcularından biriydi. Maç sonu stüdyo yayınından çıkmış, parkede yürüyordu. Kendimi tanıttım ve o günkü son hatıra fotoğrafımı çektirdim. Meslek etiğini Simmons, Guardiola ve Hart için çiğnemiştim fakat bir yerde hayran çocuk kostümümü kenara bırakmak zorundaydım. Hart kibarca beni aştıktan sonra JJ Redick’in bulunduğu alana ilerledi. İkisi iyi arkadaşlardı ve Hart, muhtemelen Redick’le Lakers gündemini konuşmak istiyordu. İkili fısıltıyla sohbet ederken ben salondan çıktım.
Oyunun kendisi -Porzingis sağ olsun- hatıra defterime yazılmıştı ama en çok da saat farkından ötürü hep uzaktan takip ettiğim ancak podcast’leriyle, siteleriyle, gazeteleriyle yakınında hissettiğim devasa bir sektörün farklı öznelerini bir arada izlemek ilgi çekiciydi. Amerika Birleşik Devletleri’nde icra edilen bir spora hayatınızı veriyorsanız yaşam boyu merkezden uzak olmanın hissini yaşarsınız. Fakat o his bazen sadece birkaç geceliğine de olsa uçup gider. “Ben de bu makinenin dişlilerinden biriyim” diye düşünmeye başlarsınız. O düşünce metroyla otele dönerken kendi kendinize gülümsenize yol açar. İtiraf ediyorum, sırıtarak eve döndüğüm için pişman değilim.
Geçmiş ve Bugün
“Keşke sonsuza kadar sürseydi…” Dan Shaughnessy’nin son kitabının adı ve ana fikri bu. The Boston Globe’un ünlü muhabiri, pandemiyi anılara dönüş fırsatı olarak kullanmış ve Boston Celtics’i muhabir olarak takip ettiği 1982-1986 arasını kitaplaştırmış. Eserinin alt başlığı “Larry Bird Celtics’iyle anılar.” Celtics muhabirliğinin ilk haftasında Bird’e bira ısmarladığı, ikinci birayı ısmarlamaya çalışırken Bird’den “Sen beni satın almaya mı çalışıyorsun?” minvalinde tepki işittiği bir dönem bu. Kaleme aldığı hatıralarda neler yok ki? Robert Parish’in eşi tarafından azarlanıyor, Red Auerbach’ı sürekli öfkelendiriyor, David Stern’ün öfkesini topluyor, Danny Ainge’in aile trajedisini araştırıyor, tek eli sargılı Bird ile serbest atış yarışmasına katılıp para kaybediyor…
O dönem edindiği kulis bilgileri sebebiyle ‘Scoop’ lakabını alan Shaughnessy, bugünlerde de Boston’ın en ünlü gazetecilerinden biri. Basın odasında kıvır kıvır beyaz saçlarıyla da hâlâ dikkatleri üzerine çekiyor. Şöhretinin arkasında yatan sebeplerden biri de tartışma seven yapısı. Öyle ki maç günleri arasında ziyaret ettiğim arkadaşlarımdan Burak Tekin, ki kendisi Socrates’e sık sık NBA ve NFL yazmıştır, “Biz Shaughnessy’yi pek sevmeyiz” demişti bana. Yıllardır Boston’da yaşadığı için ona hak veriyordum. Shaughnessy, 2024 NBA Finalleri öncesi de “Dallas kazanır” tahminini yapmış ve şimşekleri üzerine çekmişti.
7 Haziran 2024 güzel bir gündü. İlk maçın ertesi günüydü, takvimim bomboştu ve kendimi Boston sokaklarına atmıştım. Yol üstünde Shaughnessy’nin Wist It Lasted Forever’ını alıp The Holdovers filmiyle ünlenen Brattle Book Shop’a gitmiştim. Boston’ın tarihi mahallelerinde yürümüş, arada turistik görünen bir restorana dalmıştım. Deniz ürünü ve şarap söyleyip Shaughnessy’nin Celtics kitabına bakarken ilginç de bir tesadüf fark ettim. Ünlü yazar, Celtics’in efsanevi koçu ve başkanı Red Auerbach’ın namını anlatırken bir örnek kullanıyordu. 1970'ler ve 1980’lerde sigara yasakları ABD’de yayıldığında Legal Sea Foods zincir restoranlarının patronu ilginç bir istisna uygulamış. Menüde o günün taze balıklarının altında “Restoranın içinde sigara içmek yasaktır, Red Auerbach hariç” notu yazılıymış. Red ve ünlü (heykellere konu olan) purosu, restoranda yakılabilen tek sigaraymış. Tesadüf olan tarafı da şuydu. Benim kitaptaki bu kısmı okuduğum restoran da Legal Sea Foods’tu.
Köprünün altından çok sular akmış, neredeyse yirmi yıl önce hayatını kaybeden Red Auerbach’ın Boston’ın kralı olduğu günler geride kalmıştı. Gazetecilerin basketbolcularla bira içebildiği, aynı otobüslerde seyahat edebildiği hatta onlarla konserlere (Kitapta Kevin McHale ve Larry Bird’le gidilen bir Bruce Springsteen konserinin anısı bile vardı) gidebildiği günler geride kalmıştı. Yine de NBA, basının önemini asla unutmamıştı. Radyolardan televizyonlara, gazetelerden internet sitelerine, oradan ise sosyal medyaya taşınan iletişim dünyasında kalemler eskisi kadar güçlü değildi fakat yine de basına değer veriliyordu. Oyuncularla sık sık yan yana gelmek, antrenmanların bir kısmını izlemek mümkündü. Bir sonraki gün o açıdan ilginç olacaktı. Bunun bilinciyle 7’sini Boston’ı gezmeye, Harvard sokaklarında dolaşmaya, üniversitelilerin takıldığı ortamlara göz atmaya, en sonunda da Kızılcık Şerbeti’nin ikinci sezon finaline adamıştım. Fatih, Görkem ve Ömer arasındaki entrikalı ilişkinin sırları ortalığa saçılırken The Barking Crab’te deniz ürünlerinin tadını çıkarıyordum.
8 Haziran yoğundu. Önce planda Mavericks antrenmanının son 15 dakikası vardı. İdmanın son kısmını bize açmışlardı. Hemen soluğu şut idmanında aldım. Gözlerim Luka Doncic ile Kyrie Irving’in üzerindeydi. Kyrie, Markieff Morris’in üzerinden şutlarını yolluyor ve maçtaki dripling hareketlerinin bir benzerini idmanda da deniyordu. Luka’nın çalışma stili ise bambaşkaydı. O her pozisyonu olabilecek en tuhaf açıdan, en saçma şekilde bitirmeye gayret ediyordu. “Bütün bunlar hayatta ne işimize yarayacak?” sorusuyla büyüyen bizler için bu çalışmanın faydasını görmek zordu. Fakat Dallas antrenörleri Doncic’i dünyanın en büyüklerinden biri yapan şeyin bu tuhaf yol olduğunu biliyordu. Onun rahatlamaya ihtiyacı vardı. Kevin Durant ya da Kyrie gibi idmanı maçın kopyası olarak kullanamazdı. Biraz gevşemesi gerekiyordu.
Dallas ilk maçta Boston’ın savunma duvarını aşamamıştı ve Doncic’in sakat olduğunu, bu yüzden kendi standartlarında istikrarlı performans veremediğini iddia edenler vardı. Doğrusu, sezonun yorgunluğu da üzerinde gibiydi. Bir de medya ilgisi canını sıkıyordu. Basına güler yüzlü davranıyordu, asla kaba değildi lakin bir yandan da spot ışıklarını çok benimsemediği açıktı. Diğer taraftan idmanın sonunda, bütün saha boşalmışken, Kyrie Irving’in bize güzel bir sürprizi vardı. Serbest atış çizgisine gitmiş, medyanın etrafını sarmasını beklemiş, fotoğraf makineleri ve kameralar eşliğinde şutlarını yollamıştı. Kyrie’nin karizması ve yaydığı hava herkesi etkilemişti. Pota altında Dallas’ın asistan koçlarından God Shammgod (evet, adı bu) vardı ve Kyrie’ye topları o atıyordu.
Şutlar bitti ve röportajlar başladı. Bu hengamede oyunculardan alınacak sözlerin kısıtlı olacağının farkındaydım, ben de dümeni God Shammgod’a kırdım. New York’ta doğup büyüyen, şehrin sokak basketbolu sihirbazlarından biri olan, Dejan Bodiroga ile özdeşleşen ‘El Latigo’ hareketinin ABD’deki mucidi olan God Shammgod, kapısını çalan herkesle konuşuyordu. 1990’larda NBA’de şansını deneyen, Uzak Doğu’dan Avrupa’ya farklı coğrafyalara yolu düşen God Shammgod, Avrupa ile ABD’deki altyapı sistemi arasındaki farkı şöyle açıklıyordu: “Avrupa’da eğitime en temelden başlanıyor. Önce fundamental çalıştırılıyor, temel öğretimi daha erken başlıyor. ABD’de ise işe yukarıdan başlanıyor. Önce güç ve atletizm kuruluyor, daha sonra fundamental çalışma başlıyor. Bu konuda Avrupa’nın yaklaşımı bence daha doğru.” Akabinde biraz Bodiroga üzerine lafladığım (o kısımları başka bir yazı için saklıyorum) God Shammgod’a en son Kyrie ile Luka’nın dripling teknikleri arasındaki farkları soruyorum. Şöyle cevaplıyor: “Kyrie’nin stili daha fazla el-göz koordinasyonuna, çabukluğa ve beceriye dayanıyor. Luka’nın stili ise açılara ve vücut koordinasyonuna dayanıyor. İkisi de inanılmazlar ama teknikleri farklı.”
Sırada Celtics idmanı vardı. Orada ise basına açık olan kısım, antrenmanın başıydı. Joe Mazzulla’nın farklı antrenman tekniklerinin methini duymuştuk ama bunu yakından izleyebileceğimiz kısımlar bize kapalıydı. Ben de gelişigüzel şekilde sahayı dolaştım ve en sonunda, belki de yorgunluğun etkisiyle, Boston bench’inin arkasına oturup Luke Kornet’i izledim. Dünyanın en uzun insanlarıyla aynı sahadaydık ama Kornet o uzun insanlar arasında bile farklıydı. Veriler tam tersini söylüyor lakin çıplak gözle bakarken Kornet’in Porzingis’ten daha uzun olduğunu düşündüm.
Boston rahat görünüyordu. İlk maçta Dallas’ın farkı azalttığı bir kısım olmuştu fakat yine de Boston’ın “5 dışarıda” düzeni, her pozisyondan şut katkısı alabilmesi ve Porzingis farkı serinin kaderini çizmiş gibiydi. İdman sonunda TD Garden’dan çıktım ve Burak’la bir spor barında buluşmak üzere metroya bindim. O akşam 2024 NHL Finalleri vardı. Boston Bruins’i play-off’ta eleyen Florida Panthers’ın Edmonton Oilers karşısına çıktığı finallerin ilk maçını izlerken konudan konuya saptık. Siyaset, Kızılcık Şerbeti, Boston’da yaşam, hayat…
Hanedan Anıları
İkinci maça hazırdım. Bir yandan da canım sıkılmaya başlamıştı. Boston’daki zamanım hızla azalıyordu ve benim tek işim finaller değildi. Parçası olduğum bir kitap projesi için yazı yetiştirmek zorundaydım ve son kısmı Boston’a kalmıştı. Otel odamda arkaya ESPN açmış, yazıya son rötuşları veriyordum. ABD basının ana konusu ise hâlâ Lakers’tı. Dan Hurley’nin Los Angeles’ın teklifine vereceği son yanıt merakla bekleniyordu.
ABD televizyonlarındaki haberlere ve internete bakarken aklım hep aynı yere kayıyordu. Oyunun kulisinin kendisinden daha önemli olduğu bir dünyada başka türlü iş yapmak mümkün müydü? Uzun yazılar, seyahatnameler, portreler, analizler hâlâ değerli miydi? 1980’lerde Sports Illustrated’da çıkan 30 sayfalık Bobby Knight portrelerinin modası geçmişti belki. Benzerlerini bu görsel dünyada bulmak veya yapmak mümkün olmayacaktı. Fakat oyunu anlatmanın, spora duyulan aşkı yansıtmanın, dünyayı transfer kulislerinden ibaret görmemenin bir yolu olmalıydı. Çocukluğumda Bill Simmons’ın Summer League’den NBA Draft’ına, NBA Finalleri’nden Las Vegas’a yaptığı gezileri okumayı çok severdim. Büyüdükçe Zach Lowe’un yorumlarından Frank Deford’un arşivlerdeki uzun yazılarına kadar pek çok farklı alana ilgi duydum. Free Darko’dan Grantland’e onlarca mecrayı ezberledim. Fakat şimdi, oyunu bırakıp Dan Hurley haberine reaksiyon vermemiz isteniyordu. Oysa Celtics’in takım inşası veya ilk maçtaki Porzingis etkisi Lakers’ın yeni koçu ekseninde dönen dedikodulardan daha önemli değil miydi?
Celtics’in Kaan Kural’ın tabiriyle “2020’lerin prototip takımı” olması uzun bir yolun eseriydi. Eski Celtics genel menajeri Danny Ainge’in 2013 yazında Brooklyn Nets’le yaptığı takas, Kevin Garnett ile Paul Pierce’ın karşılığında üç tane ilk tur hakkının Boston’a gelmesini sağlamıştı. Korumasız draft hakları sayesinde Celtics 2016’da Jaylen Brown’ı, 2017’de ise Jayson Tatum’ı kadrosuna katmıştı. Ainge 2021’de görevini bırakmış, yerine ise koçu Brad Stevens geçmişti. Tatum-Brown çekirdeğiyle koç olarak önemli başarılar elde eden Stevens, genç yaşta yönetici olmuştu. Ainge’in sabırlı planlamasının aksine Stevens’ın tarzı daha netti. Bu yapının eksiklerini iyi biliyordu. Derrick White’ı San Antonio Spurs’ten alan Stevens, takımın ruhu Marcus Smart’ı yollamaktan çekinmemiş, o sayede Porzingis’i Boston’a getirmişti. Son dokunuşu ise Jrue Holiday’di. Celtics, modern NBA matematiğine en uygun ekipti. Sahaya iyi yayılıyorlar, her pozisyondan üçlük katkısı alabiliyorlar, savunmada gerektiğinde topa baskı yapıyorlar, içeri penetre edenleri ise Al Horford ve Porzingis’le karşılıyorlardı.
2023-2024 normal sezonunu 64 galibiyetle tamamlayan, hücum reytinginde ilk sırayı, savunma reytinginde ise üçüncü sırayı alan Celtics play-off’larda da zorlanmamıştı. İlk turda Miami Heat’i, ikinci turda Cleveland Cavaliers’ı 4-1 mağlup etmişler, Doğu finalinde Indiana Pacers’ı süpürmüşlerdi. 2024 NBA Finalleri’nde Dallas Mavericks’i 4-1’le geçeceklerdi ama ben 9 Haziran’da henüz bunu bilmiyordum. Tahmin ediyordum fakat “Belli olmaz, Luka ile Kyrie var” diye düşünüyordum. Aslında ikinci maç günü bunları da çok düşünmüyordum. Aklımda “Acaba bugün TD Garden’da ne yemek var?” sorusu dolaşıyordu. Yanıtımı kısa sürede buldum. Final logolu top şeklindeki pasta dikkatimi çekmişti fakat günün olayı ıstakozdu. Basın odasının ortasında yüzlerce ıstakoz vardı ve balıkçı kostümlü bir aşçı tarafından servis ediliyordu. Istakozun nasıl yendiğini bilmeyen ve el becerisi olmayan bir cahil olarak yine de tüm cesaretimi topladım ve yemeği aldım. Gömleğimi kirletmek için birkaç saniye yetecekti.
Derken dikkatimi bir figür çekti. 1981 NBA Finaller MVP’si Cedric Maxwell basın odasındaydı. Bird’lü o takımın finallerdeki en iyi oyuncusu olan Maxwell, Dan Shaughnessy ile koyu bir sohbetteydi. Maxwell, 1981 NBA Finaller MVP’si olarak ona hediye edilen saati yanında getirmişti. Shaughnessy’nin kitabında da bu konuya dair bir bölüm vardı. Maxwell’in MVP olduğu sezondan bir yıl sonra NBA, finallerde MVP seçilenlere araba vermeye başlamıştı. Bu durum Maxwell’in canını sıkmıştı ve defalarca eski NBA Başkanı David Stern’e “Nerede benim arabam?” diye sormuştu. Kitabın aktardığına göre Stern’ün cevabı her seferinde aynıymış: “Senin döneminde sponsor farklıydı.” Muhtemelen bütün eski oyuncular gibi Cedrix Maxwell de NBA’in dönüşümüne inanamıyordu. 1980’lerde Bird ile Magic sayesinde yeni bir döneme giren lig, gözünü dünyaya çevirmişti. Michael Jordan Çağı, ligin şöhretini hayallerin de ötesine taşıdı. NBA, bütün Amerikan sporlarından farklı olarak, uzun süredir global bir lig. O yüzden basın odasından parkeye yürürken elli farklı dil duyuyorsunuz.
Hatta bu küreselliğin içinde Türkçe bile var. Maç öncesi dolaşırken “Nasılsın kardeş?” diye yaklaştı bir abimiz. Yıllardır ABD’de yaşayan ve Jayson Tatum’ın koruması olarak ter döken Ozzy Abi’yle böyle tanıştım. Kartımdan ismimi okuyup yanıma gelmişti. Hemen açlık durumumu sordu ve Arda Turan’ın tribünlerde olduğu bilgisini verdi. Benim ilgi alanımda ise Tatum vardı. “Patron” olarak hitap ettiği Tatum’ın çok iyi bir insan olduğunu, artık aile gibi kaynaştıklarını söyleyen Ozzy Abi, “Gelecek sene kısmet olursa patronu Türkiye’ye getirmek istiyorum” diyordu. Artık maça az kalmıştı ve onun görevine devam etmesi, benim de tribündeki koltuğuma gitmem gerekiyordu. Yine de Tatum’a kebap ısmarladığımız ve NBA konuştuğumuz bir masa hayali aklıma girmişti…
İkinci maça Mavericks hızlı başlamıştı. İlk yarıda Doncic’in attığı 23 sayıya Irving de 10 sayıyla destek olmuştu. Boston’da ise üçlükler girmiyordu. Fakat Joe Mazzulla’nın öğrencileri şampiyon karakterlerini o anlarda göstermişti. Dallas savunmasına, bilhassa da Doncic’in ayaklarına hücum eden Boston, dış şut tehdidi sayesinde rakibinin dengesini bozmuştu. Şutlar girmiyordu belki fakat denemeye devam edeceklerdi. Mühim olan, rakip savunmanın o şutlara tepki vermesi ve o tepkiden elde edilecek boşluklara sızmaktı. Bunu da Jrue Holiday’le başardılar. Pota arkası tribünündeki koltuğumdan hayranlıkla izlediğim Jrue, daha önce Milwaukee Bucks’la yüzük kazanırken savunmada fark yaratmıştı. Burada ise maçı hücumuyla getirecekti. Tatum ile Brown’ın baskıyı üzerlerine çekmelerini fırsat bilen Jrue, doğru zamanda yaptığı topsuz koşularla turnike idmanına başlamıştı. Belki attığı sayılar çocuk oyuncağı gibi görünüyordu ama gerisinde yoğun çalışma, doğru sistem, tecrübe ve oyun hissi vardı.
Dengede biten ilk yarı ev sahibini rahatlatmıştı. İkinci yarıda adım adım farkı açtılar ve üçüncü çeyreğin sonunda Payton Pritchard’ın attığı orta saha basketiyle bütün rüzgârı arkalarına aldılar. Boston şampiyonluğa yaklaşıyordu. Kyrie oyuna bir türlü giremiyordu, Luka’nın tek başına bu yükü finalde taşıması imkânsızdı. Luka’nın savunmadaki zaafları ise Dallas’ın görev adamlarını fazla mesaiye zorluyordu. Finallerin kendine has baskısı da o görev adamlarının kaybolmasına sebep olmuştu. Boston birkaç dakikalık Dallas patlamalarına göğüs geriyordu ve “Bu bizim sezonumuz” mesajını veriyordu.
Benim için de rüyanın sonu gelmişti. Odama dönmem, Boston’daki son Amerikan Mutfak programımı çekmem ve ertesi gün ABD’ye veda etmem gerekiyordu. 2001 NBA Finalleri ile âşık olduğum NBA, çeyrek asır sonra bana güzel bir karşılama yapmıştı. Rekabet açısından unutulmaz bir final mi izlemiştim? Hayır. Luka ile Kyrie, Boston’ı biraz daha zorlayabilir miydi? Muhtemelen. Zorlandığı senaryolardan bile Celtics’in galip çıkması olası mıydı? Evet. Yine de TD Garden’dan dönerken maçların seyrinden çok daha başka şeyleri düşünüyordum.
“Bu anları unutmayacağım” diyordum kendi kendime. ABD’ye yeniden geleceğimi, daha büyük finaller seyredeceğimi hayal ediyordum. Ama hiçbirinde TD Garden koridorlarından sahaya çıktığım o ilk saniyelerin heyecanı olmayacaktı. Elimdeki kitaba döndüm. Dan Shaughnessy bir itirafta bulunuyordu. Celtics’in üç şampiyonluk kazandığı 1980’lerde yaşarken bazen ânın tadını çıkaramamıştı. Kafasında hep yeni bir haber bulmak vardı. Celtics’in kazanmasını anlatmaktan sıkılmıştı. Oyuncular bile bu konuda onunla dalga geçiyorlardı. O Celtics’in parçası olan Rick Carlisle, “Eğer cesaretin olsaydı bu kitabın adını I Hope They Lose (Umarım kaybederler) koyardın” şeklinde bir şaka bile yapmıştı.
Bize uzak bir dünyanın şakaları ve hatıralarıydı bunlar ama dünyanın kalbinde, NBA’in merkezindeymiş gibi hissettiğim o birkaç günlük maceraya iyi bir kapanış olabilirdi. Ben kimin kazandığını umursamıyordum. Sansasyon peşinde değildim. Kulis haberlerini umursamıyordum. Sadece ânı, bu sporu yaşamaya çalışıyordum. Tek düşündüğüm zamanın azıcık yavaşlamasıydı. Sonsuza kadar sürmesine gerek yoktu. Fakat biraz yavaşlasa fena olmazdı. Ne yazık ki oyun da hayat da çok hızlı aktı ve bana hatıra olarak birkaç ıstakoz bıraktı.






Basketbol ile yoğrulmuş keyifli bir gezi yazısı tadındaydı. Sporda azim, çalışma, başarı güdüsü odağına farklı bakış açıları sunan medya içeriklerinin, transfer & magazin içeriklerine ağırlığının her daim üstün gelmesine katkı sağlayacak yazılarınızın devamını görmeyi diliyorum.
İnan Özdemir'i okumayı neden seviyorum? Sadece hissettirdikleri için değil, evet bir kitap okurken, film izlerken hissettiklerimiz o eseri sevip sevmeme konusunda başat faktör belki ama bakın şimdi; yazının başlarında bir paragrafta şöyle diyor İnan Özdemir; "Wojnarowski’nin önderlik ettiği, Shams Charania gibi başka yıldızlar da çıkaran bu ‘kulis gazeteciliği’ elbette değerli yanlara sahip ama bir yandan da cazibesi abartılmıyor mu? Bir transferin resmi açıklamadan birkaç saat önce öğrenilmesinin faydaları var ancak bütün medyanın sadece bu kulislere yatırım yapması, sahanın içinden çok dışını pazarlaması, Amerikan futbolundan Premier Lig’e, Serie A’dan NBA’e her yerde bunların temel gündem olması can sıkıcı değil mi?" Ve yazının sonuna geldiğinizde bu sorunun cevabı konusunda sizi fazlası ile ikna ediyor. Duyguyu okuyucuya mükemmel şekilde geçirirken çok da özenli bir edebiyat işçiliği yapıyor aslında. Pek çok şey anlattığı bu uzun yazıda o başlarda sorduğu soru üzerine inşa ediyor yazıyı, anafikirden hiç kopmuyor. Ve sonuç olarak bir kez daha benim icin arşivlik, referans niteliğinde bir yazı çıkıyor ortaya.