21. Yüzyılın En İyi Filmleri
Altyazı’nın 21. Yüzyılın En İyi Filmleri dosyası için liste yaparken kaseti geri sardım. Bu çağın en büyük filmleri bende nasıl izler bıraktı?
“Bu ülkenin her yerinden yaşam akıyor, şanslısınız.” Y tu mamá también’in bir sahnesinde Luisa, beraber yolculuk yaptığı iki ergene böyle der. Meksika’nın başkentinden sahillerine doğru yola çıkmışlardır ve her yerde farklı manzaralar görürler. Bazen sefalet, bazen tekinsizlik, kimi zaman cenneti andıran bir kumsal… Meksika, 1990’ların sonunda, 2000’lerin başında siyasi bir değişimin ortasındadır. İki Meksikalı erkekle bir İspanyol kadının tesadüfen çıktığı bu yolculuk, o hayatın ve değişimin tanığıdır. Luisa kendisini arıyordur. Julio ile Tenoch seksi arıyordur. Yönetmen Alfonso Cuarón ise hâlâ ergen bir toplum olarak gördüğü Meksika’nın ruhunu arıyordur.
Y tu mamá también’in kalbinde seks vardır, başta basit bir yol filmi gibi durur. Üç karakterin maceralarını izler, çekici bedenlerin ışığında güzel zaman geçirirsiniz. Oysa Cuarón’un niyeti sadece bu değildir. Meksika gibi Y tu mamá también’in her yerinden de hayat fışkırır. Kardeşi Carlos’la birlikte senaryoyu yazan ünlü yönetmen, yaşamının en politik filmini yapar. Ülke ne yöne doğru değişecektir? Cevapları yoktur. Cuarón Kardeşler, tıpkı karakterleri gibi, arayıştadır.
O arayışı 2005’te, 2008’de, 2017’de izlemek güzeldi. Bugün de öyle… Mesela bu yaz, uzun bir yolculuktan sonra eve döndüğümde, Y tu mamá también’i açtım. Orada ne bulacağımı biliyordum. Gael García Bernal’in ifadesiyle1 masumiyetin kayboluşunu izleyecektim, haz ve melankoliyi dengeleyen Cuarón’a bir kez daha hayran olacaktım. Yaşamak, kendimi yollara atmak, ergenliğe dönmek isteyecektim. Başka bir ülkede doğmak, denizleri aşmak isteyecektim. Roberto Bolaño’nun romanları2 ile Y tu mamá también arasında nasıl ortaklıklar olduğunu hatırlayacaktım. Dostluklarını bir manifesto etrafında ördüklerini gururla aktaran Julio ile Tenoch’un dünyasında Bolaño’nun şairlerini bulacaktım.
Bir yandan da hüzünlenecektim. Y tu mamá también’in en az hatırlanan karakterleri arasında bir aile vardır. Üçlü ‘Boca del Cielo’ denilen kumsalı ararken bir balıkçı aileyle karşılaşır. O aile bizimkilere balık pişirir, yardımcı olur. Fakat kadraja birkaç dakikalığına giren ailenin mütevazı yaşamı yakında alt üst olacaktır. Dış ses kötü haberi verir. Ailenin evi ve hayatı büyük oteller tarafından yağmalanacaktır. Geçimini denizden sağlayan baba, hayatına bir otel çalışanı olarak devam etmek zorundadır. O kumsalın ve kasabanın kaderi, artık devasa bir kapitalist zincirin elindedir. Küçük bir sahnedir bu, ilk izleyişte dikkat etmezsiniz. Lakin zamanla Cuarón’un Julio, Tenoch ve Luisa kadar o balıkçı aileyi de önemsediğini görürsünüz. Y tu mamá también, onların da yolculuğudur. Meksika’nın her köşesinden hayat fışkırır ve o hayatı yaşanılabilir hale getiren sade insanlar boğulur. Tüm dünyada olduğu gibi.
Altyazı , ‘21. Yüzyılın En İyi Filmleri’ dosyası için benden liste istediğinde aklıma Y tu mamá también geldi. Alfonso Cuarón, bu asırda pek çok güzel iş yapmıştı. Children of Men, Hollywood’un 2000’lerdeki en derin aksiyon filmlerinden biriydi. Roma, Netflix döneminin en nitelikli eserlerindendi. Ama hiçbiri Y tu mamá también kadar yaşamıyordu. 2000’ler Meksika sinemasının poster yüzlerinden Alejandro González Iñárritu’nun Amores perros’u bile yaşlanmıştı. Oysa Cuarón’un gençlik filmi hâlâ canlıydı. Cuarón’un el kamerasıyla3 takip ettiği Meksika yollarındaki hayat hem fena halde uzak hem de tanıdıktı.
Listemi düşünürken de kendime bunu sordum. Sinema yazarı değilim ama eleştirmenlerce göklere çıkarılan, 21. yüzyıl denilince bir çırpıda sayılan filmlere hâkimim. Mulholland Drive’dan In the Mood for Love’a, Dogville’den Eternal Sunshine of the Spotless Mind’a pek çok fenomeni defalarca izledim; sinemalarda, müzelerde, evde, ablamların yanında, eşimle beraber... Hangilerinin bende yaşamaya devam ettiğini biliyorum. Tercihlerimi buna göre yaptım.
Yi Yi’yi ilk seyrettiğimde büyük bir 19. yüzyıl romanının içinde olduğumu hissetmiştim. Edward Yang’ın vefatından önce çektiği son film, bir Tayvanlı ailenin farklı üç kuşağını anlatır. Üç saat içinde kızlarına, babalarına, oğullarına gideriz. Yang’ın bazen odanın içinden, bazen pencerenin dışından yaşamlara bakan dili, neşenin ve hüznün ortasında her ailede rastlanan soruları sorar. Geçmişi yeniden yaşayabilir miyiz? Ailemizi, babamızı veya eşimizi gerçekten tanıyabilir miyiz? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Ensemizin nasıl göründüğünü bilmeden yaşamak ne demek? Kuşaklar arasında cidden büyük ayrımlar var mı?
Olivier Assayas’ın L’Heure d’été’si de Yi Yi gibi, bir aile filmi. Başka bir ülkenin, başka bir sınıfın, başka bir ailenin öyküsü. Fakat Yang gibi Assayas da, bütün o ölçüp biçmelerin ortasında, kendisini özgür bırakıyor. 1968 kuşağının üyelerinden, Guy Debord hayranı Assayas’ın o özgürlüğünde her zaman büyüleyici bir taraf vardır. Y tu mamá también’i ne zaman izlesem gençleşiyorum. Yi Yi’yi ne zaman izlesem hayata dair meraklarım artıyor. L’Heure d’été’yi ne zaman izlesem, itiraf ediyorum, hüngür hüngür ağlıyorum.
Edward Yang, 1980’lerde ABD’den ülkesi Tayvan’a dönen ve yeni bir sinema dili inşa eden yönetmenlerden biri. Beyzbolu, evden uzaklaşmayı, parayı, değişen kadın-erkek ilişkilerini filmlerinde konu ederek 1990’lar sonu, 2000’ler başında Uzak Doğu sinemasının fenomenlerden birine dönüştü, tıpkı Wong Kar-wai gibi. Böyle bir liste In the Mood for Love olmadan yapılabilir mi? Şüphesiz yapılır ama benim için eksik kalır. Perdede Tony Leung ve Maggie Cheung’den daha iyi bir kimya, daha gizemli bir çift gördünüz mü? Öyle ki ikilinin 1960’lar Hong Kong’unda kaldığını düşünmüyorum, hâlâ bir yerlerde noodle yiyorlar, çizgi roman tasarlıyorlar ve öpüşsek mi öpüşmesek mi diye düşünüyorlar.
Bong Joon-ho’ya ne demeli? Edward Yang, Werner Herzog’un Aguirre’sini izleyerek sinemacı olmaya karar verdiğini söyler. Bong Joon-ho’da ise Blue Velvet’in izleri vardır. 1980’lerin sonunda sosyoloji okurken David Lynch’in meşhur filmini izler ve orada aradığı yönü bulur. Blue Velvet, kesik bir kulaktan yola çıkar. Kusursuz görünen bir ABD banliyösünün altında fokurdayan şeyler vardır. Aynı yaklaşımla hayata bakan Bong Joon-ho’nun dedektiflik öyküsü Memories of Murder, Parasite kadar ünlü, The Host kadar gürültülü değildir. Fakat David Fincher’ın Zodiac’ı gibi Bong Joon-ho’nun Memories of Murder’ı da bir seri katili bahane ederek başka şeyler gösterir. Katilin kim olduğu büyük bir sorudur ama film sadece bununla ilgilenmez; trajediden korkuya, dramdan komediye gidip gelir.
Lynch banliyödeki kesik kulağı, motellerdeki aşkı, otobandaki gizemi çektikten sonra Mulholland Drive ile sinemasının doruğuna çıkar. Hollywood’un ışıltılı dünyasıyla açılan ve Naomi Watts’ın bakışlarıyla donatılan bir rüyanın kâbusa döneceği bellidir. Ama hikâyenin neresi rüyadır, neresi kâbustur, bunu kestiremeyiz. Lynch asla yardım etmez. Tıpkı Lars von Trier gibi. Danimarkalı yönetmenin, çok sevdiği ABD’li ustası gibi, sanatı bildik yollarla yapma kaygısı yoktur. Dogma 95 ile yeni bir sinemanın, sallanan bir kameranın peşine gider. Dogville ile sinema, edebiyat ve tiyatro arasındaki sınırları bulanıklaştırır; Steinbeck romanlarının dilini modern tiyatroyla ve film klişeleriyle buluşturur. Nicole Kidman’ın Grace’i, en az Naomi Watts’ın Betty ve Diane’i kadar derindir. Hem Kidman hem de Watts bizi önce herkesin birbirine yardım ettiği merhametli bir dünyaya inandırır. Sonra o dünyayı paramparça ederler.
Lars von Trier’in 21. yüzyıl kamerası, daha çok kadınların üzerindedir. 2009’da Charlotte Gainsbourg ile Willem Dafoe’yu alır, çocuklarını kaybeden bir çiftin hikâyesinden bu çağın en rahatsız edici eserlerinden birini çıkarır. Danimarkalı yönetmenin 1980’lerin ortasından itibaren, kendini mutlu ve özgür hisseden Avrupa’ya dönerek “Savaşa, demokrasiye, bilime, psikanalize, hümanizme dair anlattıklarınız masal. Krallığınızın altında çürüyen bir şeyler var” dediği pek çok filmi vardır. Antichrist bunun son halkalarından biri. Von Trier, büyük bir deha, gerçek bir şarlatandır ve Antichrist, tüm saçmalıklarıyla, insanın sinemada gözlerini kapatmasına sebep olan şiddetiyle, bambaşka bir olaydır.4
Masal demişken, hayır bizden diye kıyak çekmedim, Bir Zamanlar Anadolu’da gerçek bir klasik. Tanju Baran’ın Altyazı’da yazdığı gibi: “Bir avuç erkeğin, araba farları rehberliğinde, gecenin içine doğru yaptığı yolculuk, bir noktada zamandan ve mekândan azadeleşiyor, tüm sertliğine rağmen sıcak, komik ve garip bir hâl alıyor. Bir katil, bir savcı, bir doktor, muhtar, polis, şoför hiç fark etmeksizin, herkes bu masalın hem Kurt’u hem Avcı’sı, hem Şehrâzâd’ı hem Şehriyâr’ı. Bütün masallar gibi Bir Zamanlar Anadolu’da da adına sinema denen icat yaşadıkça, nesilden nesile anlatılmaya ve insanları büyülemeye devam edecek.” Çocukken İç Anadolu bozkırında arabanın arka koltuğunda gitmekten nefret ederdim, Nuri Bilge Ceylan’ın yolculuğunda ise yıllardır hissetmediğim, hatta hissettiğimi bilmediğim bazı şeyleri keşfettim.
Listeyi yaparken bu asrın farklı sinema akımlarını da düşündüm. Festivallerde, özel gösterimlerde en çok peşinde koştuğum filmler nelerdi? 12:08 East of Bucharest5 ile kalbimi kazanan, Cristian Mungiu gibi Altın Palmiyeli yönetmenler çıkaran, şimdi Radu Jude ile hikâyeler anlatmaya ya da anlatmamaya devam eden Romanya’dan bir film buraya konamaz mıydı? Yolu Romanya’ya düşen bir Alman filmini, Toni Erdmann’ı seçtim. Sandra Hüller’in6 muazzam Ines’inin babasıyla hikâyesi hâlâ kalbimde. Pandemi öncesine dair son anılarımdan biri 29 Şubat 2020’de Beyoğlu Sineması’nda gittiğim bir film etkinliği. Toni Erdmann ile Manchester by the Sea’yi arka arkaya izlemiş ve tek başıma Beyoğlu’nda yürümüştüm. Kendimi meşhur Yusuf Atılgan alıntısında hissettiğim bir gündü. Evet, bu klişe olmadan sinema sevgimi anlatamam.
Hatıralar, sanatın bir parçası. Düşündükçe aklıma başka filmler geliyor. Boyhood’un basitliğine kıymet veriyorum. Russian Ark, hayatımda yaptığım en etkileyici müze yolculuğu. The Return’ün fotoğraflarına bakarken donakalıyorum. The Tree Of Life, anladığım ve anlamadığım yönleriyle beni büyülüyor. A Serious Man’de Coenlerin tuhaf şekilde en büyük eserini verdiğini düşünüyorum. Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ı lisede Facebook açtığım zamanlar bir kartvizit gibi taşıdığımı ve beğenilerimin en tepesine yazdığımı hatırlıyorum. Jon Brion’ın müziği eşliğinde Joel’in çocukluğuna döndüğü o yağmurlu sahneyi tekrar tekrar izlemek, ben de Clementine’ı hafızama kazımak istiyorum. Petzold’dan Hamaguchi’ye pek çok yönetmene haksızlık ettiğimi düşünüyorum.
Filmlere dair yargılarımızı etkileyen çok şey var. O gün ne yedik? Kimlerleydik? Veya yalnız mıydık? Sanat eseriyle asla yüzde yüz objektif bir ilişki kuramayız. Her zaman yanımızda bir bavul vardır. Listemin bir numarası olan There Will Be Blood’ı da o bavul olmadan düşünemem. Paul Thomas Anderson’ın şaheserini 2007 sonlarında, Soğanlık’taki lisemin kantininde geometri hocamla yaptığım bir sohbetten bağımsız ele alamam. There Will Be Blood mı No Country for Old Men mi? Veysel Hoca ile Oscar sezonunun temel sorusuna cevap arıyorduk.
Hem Coenler hem de PTA aynı anda ABD’nin ruhuna bakmışlardı. Coenlerin rehberi Cormac McCarthy’nin kalemiydi. PTA ise sosyalist Upton Sinclair’in bir romanından etkilenmiş, kapitalizmle kilisenin düşman kardeşliğini petrol üzerinden anlatmıştı. Anton Chigurh’un bakışlarında ve eylemlerinde insanın içini donduran bir taraf vardı. Daniel Plainview’un yangını daha basit bir açgözlülükten yola çıkmıştı. No Country for Old Men’de tekinsiz bir şeyler vardı, There Will Be Blood’da ise tanıdık…
O günlerde kantinde 21. yüzyılın en hakiki Hollywood tartışmasını yaptığımızı bilmiyordum. Hoş, sinemadan daha mühim dertlerimiz vardı. 2007 tuhaf bir yıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 367 tartışması, Cumhuriyet mitingleri derken her gün yeni bir krize uyanıyorduk. O krizin hiç bitmeyeceğini, bütün lise, üniversite ve iş hayatımın AKP ile geçeceğini, “İlginç zamanlarda yaşayasın” sözünden tiksineceğimi henüz bilmiyordum. iPhone çıkmıştı fakat henüz akıllı telefonların her şeyle kurduğumuz ilişkiyi değiştireceğini kimse tahmin etmiyordu. Dünya büyük bir ekonomik krize, ABD ise Obama devrine doğru gidiyordu.
Fırtınaların ortasında Paul Thomas Anderson’ın filmi tutmuştu, zamanla daha da büyüdü. There Will Be Blood’ın uzun açılış sahnesi, dünyamızı biçimlendiren gürültüyü ve sessizliği beraber veriyordu. ABD’den petrol fışkırıyordu. O petrole ulaşan yalnız kovboylar yolları, trenleri, kiliseleri, okulları, hayatları yönetecekti. Paranın ve dinin hüküm sürdüğü topraklarda sadece Daniel Plainview’lar değil, Eli Sunday’ler de gücü arzulayacaktı. Amerika Birleşik Devletleri, fırsatlar ülkesiydi. Daniel ve Eli ilk bakışta birbirlerinden farklı görünüyorlardı. Oysa amaçları ortaktı. Büyümek, daha fazla büyümek, daha da fazla büyümek, karşılarına çıkan herkesi ve her şeyi sömürmek. Bunu kimileri vaazla yapıyordu, kimileri parayla… 20. yüzyılın başından bir öykü, 21. yüzyılın da sırlarını barındırıyordu. Kan dökülmeye devam ediyor. Hepimiz aynı filmin içindeyiz.
Merak edenler için listem şöyle:
Kan Dökülecek (There Will Be Blood, 2007)
Bir, İki (Yi Yi, 2000)
Mulholland Çıkmazı (Mulholland Dr., 2001)
Ananı Da! (Y tu mamá también, 2001)
Aşk Zamanı (Fa yeung nin wah, 2000)
Cinayet Günlüğü (Salinui chueok, 2003)
Deccal (Antichrist, 2009)
Toni Erdmann (2016)
Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)
Yaz Saati (L’Heure d’été, 2008)
Altyazı’nın dosyasını okumak için buraya tıklayın: https://altyazi.net/listeler/altyazi-secti-21-yuzyilin-en-iyi-filmleri/
Gael García Bernal ve Diego Luna bunu benden daha güzel anlatıyor:
Vahşi Hafiyeler’i unutamıyorum, sürekli yeniden okumak istiyorum.
Ve görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin...
Dogville ile Antichrist arasında kaldım ve tercihimi ikinciden yana kullandım. Pişman değilim ama kimseye önermiyorum.
Sahi niye Corneliu Porumboiu’nun filmini almadım?
İki saat boyunca duvara baktığı bir filmi bile izlerim, büyük hayranıyım.



Müthiş bir yazı olmuş elinize sağlık. Çok sağlam bir izlenecekler listem oldu sayenizde. Ayrıca Vahşi Hafiyeler için aynı duyguları paylaşıyoruz. Yazıda birden karşıma Bolaño çıkınca çok mutlu oldum. Sizi zaten severek takip ediyorum Bolañocu olduğunuzu bilmek daha da kuvvetlendirecek takibimi. :)
İnan abi eline sağlık. Yazıların gittikçe içine çekiyor insanı... Özel bir 10 dakika yaşıyorum ama yazılardaki önerilerle haftalarca sürüyor etkisi. L’Heure d’été’ izledim dün. Gece de tüyler diken diken There Will be blood izledim sayende. Şimdi Bolano ile tanışma zamanı. Merakla okuyacağım. :)