Hemingway Sizi Yazmak İsterdi
Güzel bir kitap okuyorum. Güzel bir yarış izliyorum. Ve gün sona ererken hayallerimde kitapla yarış bir araya geliyor.
Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı ve Fransa Bisiklet Turu hariç.
13 Temmuz 2025 güzel bir gündü. Sabah büyük ablamın doğum günü için Tuzla sahile gittik, Medcezir’in çekildiği yerleri andık, dizideki Serez Villası’nın kaç milyona satıldığını kontrol ettik, hayat boyu o paraya sahip olamayacağımızı hatırlarken pastamızı yedik ve eve döndük. Günün devamı için de planım belliydi. Socrates Dergi’nin yeni sayısı için kaleme aldığım Victor Wembanyama yazısını bitirmek ve 2025 Fransa Bisiklet Turu’nun 9. etabını izlemek.
Etap konusunda beklentim yüksek değildi. Hatta Eurosport Türkiye’nin yayın yönetmeni sevgili Enes Kanbur’a “Ben pazartesi geleyim, pazar zaten sprint olur” demiştim. Etap arkada açık kalacak, ben de Wemby yazısını kuracaktım. Şubat ayında Paris’te Spurs-Pacers maçlarını seyretmiş, gazetecilerle ve eski basketbolcularla konuşup notlar almıştım. Wemby’nin izlerini takip ederken bir yandan da Attila İlhan’ın Paris yazılarına, şiirlerine kafayı takmıştım. Fakat nereden başlamalıydım? Daha kişisel bir yerden mi yürümeliydim? Sadece parkede mi kalmalıydım?
Yazmaya başladığım günden beri kafamı karıştıran seçimler bunlar. Metne kendimi koymalı mıyım -ki severim- yoksa bir adım geri çekilip olayın, maçın, yarışın akmasını mı sağlamalıyım? Bir sanat eserine atıfta bulunmalı mıyım? Her yazının başına otururken bu soruları sorar, dengeyi belirlerim. Aklımda bir ton oturturum. Sonra o yazıya uygun bulduğum bir albümü açarım ve bütün o matematik dağılır. Şarkılar kalemime hükmeder ve aniden yazı başka bir yere gider. Orası neresidir? Bilmiyorum. Kararı veren ben değilimdir; akışın, değişmelerin ta kendisidir.
Bugün de öyle olmalıydı. Wemby metninin nereye gideceğini bilmiyordum ama nereye gitmeyeceğinin farkındaydım. Edebiyattan yardım almayacaktım. Ernest Hemingway’in Paris hatıralarına atıfta bulunmayacaktım. Hem yazıldığı tarih itibariyle basketbolla bir ilgisi yoktu hem de Paris’te geçen her spor yazısında aynı metnin anılması büyük bir klişeye dönüşmüştü. Bir yandan da kafamı kurcalayan başka bir soru vardı. Hemingway’in metni gerçekten ne anlatıyordu? Geçenlerde bir canlı yayında Orkun Çolakoğlu’na dönerek andığım o meşhur giriş alıntısı1 dışında Hemingway neyi söylüyordu? Onun resmettiği 1920’ler Paris’i edebiyatçılarıyla, kitapçılarıyla, tablolarıyla, gece hayatıyla, devasa sofralarıyla etkileyiciydi. Fakat Hemingway neyin peşindeydi?
2025 Fransa Bisiklet Turu 9. etabı, güzel bir fırsat sunuyordu. Zaten sprinti bekleyecektik, beş saat boyunca yarışta yapılacak hiçbir hamlenin anlamı olmayacaktı, muhtemelen izler izlemez unutacaktık. Dolayısıyla birkaç gündür yeniden göz gezdirdiğim Hemingway kitabı, dilimize Paris Bir Şenliktir diye çevrilen hatıralar bana eşlik edebilirdi. Kitapta bisikletin geçmesi de bağlantıyı kuvvetlendiriyordu. Yirmili yaşlarındaki Hem’in maceralarının en önemli kısmına gelmiştim, Scott F. Fitzgerald ile dostluğuna... O sırada Mathieu van der Poel ile takım arkadaşı Jonas Rickaert finişe 170 kilometre kala atağa kalktı. Hoş, işlerin yine de senaryoya uygun ilerleyeceğini düşünüyordum. Mathieu en sevdiğim bisikletçiydi, kafasına koyduğu her şeyi yapabilirdi. Hepsi tamam ama böyle düz bir günde, sprint trenlerini yenebilir miydi?
Fransa Bisiklet Turu yorumculuğunu bıraktığım günden beri, yaklaşık on senedir, her Temmuz ayında çocukluğumu yeniden yaşıyorum. Bunun çok temel bir sebebi var. Mayıs ayındaki Roland Garros ve İtalya Bisiklet Turu ile eğitim ve öğretim yılının son perdesine yaklaşır, haziranla birlikte öğrencilik yaşamını kapatırsınız. Sporsever bir talebenin takvimi bellidir. NBA Finali ile son sınavları geride bırakır, Wimbledon ve Fransa Bisiklet Turu ile yaz mevsimini açarsınız. Bütün o sınavlar, arkadaşlar, öğretmenler, endişeler geride kalmış; evde sabahtan akşama kadar istediğinizi yapacağınız uzun yaz günleri başlamıştır.
Eurosport’un eski logosunu ne zaman görsem aklıma uykunun gelmesinin de hâlâ o günlerin eseri olduğunu düşünürüm. Zira Fransa Bisiklet Turu bir aksiyon filmi değildir. Çoğu zaman kalın bir roman, okunması gereken bir klasik tadı verir. Olaylara ve karakterlere bakmak, ne olacağını öğrenmek için masanın başına oturursunuz. En başta bütün o uzun tasvirler, manzara betimlemeleri, havanın derecesinden romanın geçtiği kasabanın çatılarındaki renklere uzanan detaylar ilginizi çekmez. Bazen uykunuzu getirir. Zamanla, Fransa Bisiklet Turu’nun içine girdikçe esas meselenin o tasvirlerde yattığını fark edersiniz. Hızlıca çevirdiğiniz sayfalardan pişman olursunuz. Geriye dönersiniz.
Mathieu van der Poel ile takım arkadaşı kaçtı ve bir anda 9. etabı bu yılın en unutulmaz bölümlerinden biri yaptı. Takım arkadaşı dediğim, onun bir adı var, Jonas Rickaert. Nasıl yaptılar bunu? Farkı önce 5 dakika civarlarına çıkardılar. Peloton panik değildi. Lidl-Trek başta olmak üzere sprint trenleri çalışmaya başlamıştı. Mathieu ile Jonas da zor bir hayalin peşinde pedal çevirdiklerinin farkındaydı. Bu sene Le Tour’da sadece bir etap kaçış grubuna gitmişti, o gün kaçışın parçası olan Mathieu bunu en yakından görmüştü.2
Ezelden beri ben de herkes gibi büyük dağları ve klasikleri andıran tepecikleri heyecanla beklerim. Fakat zaman içinde sprint etaplarını da sevmeyi öğrendim. Mark Cavendish, Marcel Kittel gibi yıldız sprinterlerle röportaj yapmak, onları Tour of Turkey’de yakından izlemek bu sevgimde etkili oldu mu? Muhtemelen. Zamanla sprint günlerinde kaçışa giren, kazanma ihtimali az olsa bile varını yoğunu ortaya koyan, takım mayosunu, sponsorlarını göstermek, gelecek sene yeni bir kontrat kapabilmek için öne çıkan ünsüz bisikletçilere de saygım arttı. O teşebbüslerdeki maceracılık, şövalyelik ilgimi çekti.
Bugünlerde takımlar artık kaçış gruplarına daha az giriyor. Dağlarda veya klasik etaplarda Tadej Pogacar’ın kendilerine acımayacağını biliyorlar, Pogacar’ı durdurmak isteyen rakipler de o günlerde zaten en ufak bir senaryo dışılığa şans tanımıyor. Organizatörler de klasik düz etapların parkurdaki yerini daralttı. Böyle olunca ne oluyor? Azalan sprint etaplarını o alanın uzmanları bırakmıyor, diğer günlerde de Pogacar ve rakipleri her şeyi kontrol ediyor, kamikaze ataklar da azalıyor. Öyle ki Caner Eler ile anlattığımız 8. etapta 100 kilometre kadar kimse kaçışa girmedi, sonra Team TotalEnergies’den iki Fransız, sportif direktörlerinin “Bu yarışı onurlandırın” çağrıları eşliğinde öne çıktı. Biz edebiyatçılardan tarihçilere sohbet ederken yarışa dair konuşacak tek şeyi onlar verdiler.
Mathieu van der Poel’un reklama ihtiyacı yok. Tadej Pogacar’ın hemen arkasında, dünyanın en ünlü ikinci bisikletçisi. Efsane dedesini ve ünlü babasını geride bırakan, tarihin en ünlü klasikçileri arasında adı anılan bir yıldız. Takımının da durumu gayet sağlam. Yine de kimsenin kaçışa girmediği bugünlerde Mathieu ile Jonas’ın omuz omuza saatlerce, 170 kilometre kadar gitmesinin romantik bir tarafı var. Onları izlerken aklım “Hayır, başaramayacaklar” diyordu. Kalbim ise “Yapabilirler” diyordu. Aşkın mantığı yenmesini istiyordum.
İtiraf ediyorum, etap arkada dönerken kitaba dalmak istiyordum. Hemingway’in Paris hatıralarının en can alıcı kısmına, ABD’li yazarın gazeteciliği bıraktığı, romancı olmaya karar verdiği yıllara gelmiştim. Paris’i beş parasız yaşadığı, at yarışlarından üç beş kuruş kazandığı, hipodromda bir arkadaşından “Bisiklet yarışları daha güzel, onlara gel” cümlesini duyduğu zamanlar… Paris Bir Şenliktir, popüler kültürde sık sık referans verilen ve karikatürize edilen bir dönemin tanıklığı. Ezra Pound ile karşılaşması, James Joyce ile sohbet etmesi, Gertrude Stein’a konuk olması, Shakespeare and Company’den bedavaya ödünç kitap alması güzel bölümler ama daha da etkileyici olan, yazarlığı anlamaya çalıştığı yerler. Nasıl romancı olunur? Başkaları nasıl yazıyor? Basitçe bir metin kaleme alan herkesin Hemingway’le özdeşleşeceği satırlar bunlar. Sürekli okuyor. Hem Fitzgerald gibi çağdaşlarına bakıyor hem de Dostoyevski gibi Rusları inceliyor. Hatta bir yerde hayranlıkla arkadaşına şunu soruyor: Karamazov Kardeşler’de çalakalem yazılmış onlarca cümle var, peki roman nasıl böylesine etkileyici?
O arayış, Hemingway’in Paris’ini unutulmaz yapıyor. Evet, ilk kez Fransa’ya ayak bastığımda ben de her klişe genç gibi Paris Bir Şenliktir’in izlerini takip edip soluğu Shakespeare and Company’de aldım. Diğer turistlerle birlikte ünlü kitapçıya gitmek, herkesle omuz omuza fotoğraf çektirmek, bez çanta almak Hemingway’in satırlarına nüfuz etmemizi sağlıyor mu? Yoksa nerede olursak olalım, ister Paris ister İstanbul, esas mesele tutkulu olduğumuz herhangi bir alanı en ufak detayına kadar kafayı takmak mı? Bu bir saha olabilir, bir kafe, bir kitapçı, bazen bir mimarlık ofisi, bazen bir kaçış grubu… Asıl olay Hemingway gibi tutkuyla bağlanmak, bir sayfaya veya işe saatlerce bakmak, başkalarını ayrıntıyla incelemek ve “Ben de yapabilir miyim?” diye düşünmek değil mi?
Mathieu ile Jonas pedal çevirmeye devam ederken Hemingway ile Fitzgerald Lyon’a gitmeye karar veriyorlar, aynı trene binemiyorlar, Hemingway sinirleniyor, “Ne işim var Lyon’da? Boğa güreşlerini izlemek için biriktirdiğim parayı neden bu adamla harcıyorum?” diye düşünüyor, sonra Fitzgerald hasta oluyor, öleceğini düşünüyor. Hemingway biraz daha sinirleniyor çünkü yeni tanıştığı meslektaşının tuhaflıklarını fark ediyor. “Keşke Paris’te bir kahvede romanımı yazsaydım” diyor. O bölüm, gerçekten de kitabın en güzel kısımlarından biri. Henüz roman yazmamış olan Hem’in Muhteşem Gatsby’nin çıktığı günlerde Fitzgerald ile takılması, Lyon yolculuğundaki uzun tasvirler, yaptıkları kavgalar, Paris hasreti…
Daha da müthiş bir deneyim söyleyeyim mi? O satırları Mathieu ve Jonas eşliğinde okumak. Peloton farkı iki dakikanın altına indirdiğinde 15 kilometre vardı. Alpecin–Deceuninck bisikletçileri küçük bir Fransız takımı gibi savaşıyordu. Bu etap son şanslarıymış, gelecek yıl sponsor bulmak ve kontrat almak için bu zafere ihtiyaçları varmış gibi. Yarış bir anda küçük çaplı bir Hollywood aksiyon filmine dönüşmüştü. Artık Mathieu ile Jonas’ı sadece sprint trenleri kovalamıyordu, çapraz rüzgârlarla Tadej Pogacar’a karşı üstünlük kurmak isteyen Visma-Lease a Bike gibi ekipler de devredeydi. Son 30 kilometrenin büyük bölümünü acılar içinde geçiren Jonas, bir noktada kaçışı bırakmak istiyordu. Galibiyet kişisel olarak kafasında değildi. Fakat takım arkadaşı Mathieu’nün o rüyayı gördüğünü biliyordu. Bu sene Le Tour’da 2. etabı kazanan Mathieu, sarı mayoyu dört gün giymişti ve bir etap daha alıp Fransa Bisiklet Turu destanına yeni bir sayfa eklemek istiyordu. Son 6 kilometreye kadar Jonas onunla birlikte ter döktü, sonra iş Mathieu’nün bacaklarına kaldı. O da son 800 metreye kadar dayandı fakat başaramadı. Büyük grup onu da yuttu.
Yarış sonunda herkes Mathieu ile Jonas’ı tebrik ediyordu. Etabı Tim Merlier kazanmıştı lakin herkesin aklında Mathieu ile Jonas’ın kaçışı vardı. Romanın “Tasvirler geçse de olaylara gelsek” diye okunan satırları bir anda merak unsuru doğurmuş, pazar günü televizyon başına geçip dağ etabı olmadığını görünce hayal kırıklığına uğrayan seyirciler de yıllarca hatırlayacakları bir maceranın tanığı olmuştu. Tıpkı benim gibi pek çok insanın ekrana bakarak gülümsediklerine eminim. Mathieu van der Poel ile Jonas Rickaert’ın ise gülümseyecek halleri yoktu. İkisi de yorgunluktan perişandı. Mathieu bütün o hayal kırıklığının ortasında ortasında “Jonas’ın hayali podyuma çıkmaktı. ‘En agresif bisikletçi’ ödülünü aldı mı? Onun podyuma çıkmasını istiyorum” diyordu. Jonas ise “Podyum fikrini şaka diye atmıştım. Mathieu ciddiye aldı” diyor, arkasından ekliyordu: “Etap boyunca yavaş yavaş ölüyordum.”
Le Tour sonrası Wimbledon’ı açtım, Alcaraz-Sinner finalini fona alarak Wemby yazıma döndüm. Derken içimdeki ses beni Fransa Bisiklet Turu’na geri getirdi. Basketbol bekleyebilirdi. Temmuz ayına gelmiştik. Hemingway ile Fitzgerald Paris’e geri dönecek, kendilerini bekleyen ihtişamlı ve trajik yaşama kapılacaktı. Ve onlar gittikçe ölüme yaklaşırken Mathieu ile Jonas pedal çevirmeye devam edecekti. Bu podyum, kariyerinde pek de öyle kişisel zaferler olmayan Jonas için hiç unutulmayan bir anı olacaktı. Bu etap, kariyerinde yüzlerce zafer olan Mathieu için hiç unutulmayan bir anı olacaktı. En çok da onlar yavaş yavaş ölürken biz hayat bulacaktık, Temmuz ayının ortasında, Fransa Bisiklet Turu ile Wimbledon’ın arasında, uzun bir romanın önemsiz satırlarında…
Mathieu ile Jonas, teşekkür ederim. Hemingway sizi yazmak isterdi. Şansınıza küsün, bana kaldınız.
"Genç bir insan olarak Paris'te yaşayacak kadar şansın varsa, geri kalan hayatında nereye gidersen git, Paris seninle gelecektir. Ruhunda bir şenlik olarak kalacaktır."
Ben Healy’nin 6. etapta 40 kilometre kala kalabalık gruptan ayrılıp tek başına finişe gitmesi ve ipi göğüslemesi istisnai bir işti.





Bugün Bastille gününde arka fonda otobüs ve metro. Telefonda Eurosport açık. Hemingway yazısıyla başlayan Tour de France. 💛
“Kara kitap” ile açılış cümlesini kuran, güzel bir yazı.. 🍀